
HER akademik yıl bittiğinde bir-iki ay boyunca öğretmen ve öğrencilere istediklerini okuma fırsatı doğuyor. Okul zamanı mesleki yazışmalardan, karne, rapor, ders hazırlıklarından kafalarını kaldırıp özel seçimlerine göre eğitimcilerin kitap okuma şansları pek olmuyor. Öğrenciler de ders kitapları ve okulun belirlediği roman, hikaye ve şiir türünde edebiyat ürünlerinden başka bir kitaba zaman darlığı nedeniyle göz atma imkanı bulamıyorlar.
Avustralya’da yaşayan iki dilli öğretmenler için, ben de dahil, kitap seçimi önce İngilizce mi yoksa Türkçe mi olsun ikilemiyle başlıyor. Okuyacağınız dile karar verdikten sonra hayal ürünü mü yoksa gerçeğe dayalı bir kitap mı daha iyi diye düşünüyorsunuz. Kurgu üzerineyse roman, hikaye, oyun, şiir türlerinden birinin tercih edilmesi gerekiyor. Eğer gerçeğe dayalı bir kitap olsun derseniz, tarih, biyografi veya ansiklopedik bilgiler içeren kitaplara bakacaksınız. Çalıştığım okul tatile girince ben de son hafta elime geçen Murathan Mungan’ın Türkçe, Margaret Atwood’un İngilizce öyküleriyle, Ferah Pehlevi’nin otobiyografisi ve Ziauddin Sardar’ın Macca adlı tarih kitaplarından birini seçmek zorunda kaldım.
Okumaya karar verdiğim Sardar’ın 'Mekke'sine başladıktan sonra kitabı bırakmak mümkün olmadı. Bu tür hassas ve dini konularda genellikle yazarın konuyu ele alışına bakmak lazım. Eğer yazar işlenen fikre aşırı derecede taraftar ya da karsıt ise yazılanlar bilimsellikten uzaklaşabiliyor. Okuyucu bilinçliyse yazarın oyununa gelmez. Ama safsa kendini kaptırıp özgür düşünme ve değerlendirme yeteneğini yitirir, doğru analiz yapmakta zorlanır.
Bu kitabı satın alırken aklıma gelen ilk soru bu oldu. Yazar, aşırı saplantılara ve dogmalara mı yer verecek? Yoksa tamamen zıt ve düşmanca bir tavır mı alacak? Anlatım didaktik mi yoksa analitik mi olacak, tartışmaya yer kalacak mı?
Okumaya başlayınca yazarın inançlı olduğu ama aynı zamanda tutuculukla modernizm arasında bir köprü kurmaya çalıştığı hemen anlaşılıyor. Eleştirileri yapıcı, olumlu ve mantıklı. İddialarını belgelerle kanıtlıyor
Kutsal Belde Mekke adlı bu kitabı ben bir kentin biyografisi olarak düşündüm çünkü şehir belli bir mekan içinde organik insanlık bütünüdür. Kitapta vurgulanan anafikir: Mekke’yi bir yer olarak düşünmeyin; zihnimizde, bilincimizde, inancımızda oluşturduğumuz bir kavram olarak değerlendirin.
Mekke’nin ilk kuruluşunun Kabe’nin yapılışıyla başladığı iddialarına rağmen Roma ve Yunan belgelerinde böyle bir yerleşim biriminin çok eskiden de var olduğunu biliyoruz. Rivayete göre İbrahim Peygamber’in karısı Sarah kocasının esir Hacer’den doğan İsmail’i ve annesini evden uzaklaştırmasını ister. Hacer ve İsmail susuz, ağlayan vadi denilen Bakkah’a terk edilir. (Mekke kelimesi Bakkah’dan gelmektedir.) Hacer su ararken Safa ve Merve tepeleri arasında yedi kez gider gelir ve zemzem denilen suyu bulur. Daha sonra İbrahim ve oğlu İsmail küp şekli anlamına gelen Kabe’yi ilkel bir şekilde inşa eder.
Ticaret yollarının ortasında olduğu için yerleşim merkezi büyür ve 570 yılında Muhammed doğar, büyüdüğünde ilk karısı Hatice ile evlendikten sonra İslam dinini yaymaya başlar fakat Mekke'nin en güçlü kabilesi Kureyş, devrimci fikirlerini hemen kabul etmez.
Muhammed 622’de bir grup yandaşıyla Medine’ye göç eder. Esas adı Yatrip olmasına rağmen 'Peygamberin şehri' anlamına gelen 'Medine' sözü kullanılmaya başlanır. Peygamber buradayken Mekkeliler saldırır; Bedir, Uhud ve Hendek savaşları olur. İslami hareket güçlenince Mekke ele geçirilir ve bu dinin merkezi olur.
Peygamberin ölümünden sonra sırayla Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali halife seçilir. Son üçü suikastle yaşamlarını yitirir. Ali, Mekkeliler tarafından istenmez çünkü Medine kendisini desteklemektedir. Onun yerine Muaviye halife olur ve İslam tarihinde böylece bölünmeler başlar. Ali’nin takipcileri anlamına gelen Şiiler, halifenin peygamberle kan bağı olanlar arasından seçilmesini, Sünniler ise herhangi birinin seçimle halife olmasında ısrar eder. Ayşe ile Ali arasında çatışmalar çıkar, Ali öldükten sonra kızı Fatma mücadeleyi sürdürür.
Halifede kan bağı şartı aranmazken Mekke’nin yönetiminde sorumlu olan şeriflerin peygamber soyunden gelmesi koşulu aranır.
Bu arada Kabe zaman zaman yenilenir, büyütülür. Ortaya çıkan dört İslami öğreti için yerler ayrılır, (Maliki, Şafii, Hanbeli, Hanefi gibi) ancak beşinci yer olarak Ali’nin Şiiliğine yer verilmez. (Daha sonraki Suud döneminde bu dört öğretinin yerleri de iptal edilir.)
Emevi, Abbasi ve Memluk dönemlerinden sonra Mekke Yavuz Sultan Selim’le başlayan 400 yıllık Türk kontrolüne geçer. Bu dönemde Mimar Sinan dahil birçok Türk mimar ve mühendis Mekke ve Kabe’nin yeniden yapılanmasını sağlarlar. Birinci Dünya Savası'nda Mekke şerifi Osmanlılar tarafından atandığı ve desteklendiği halde İngilizlerle birlik olur. Buralarda kıstırılan binlerce Türk askeri katledilir.
Vahab dini öğretisi ve Suud siyasi yönetimiyle kurulan Suudi Arabistan 20. yüzyılın başlarında Mekke’nin kontrolünü ele geçirir.
Bu tarihi bilgilerden sonra yazar kendi fikrine göre durumu değerlendiriyor. Mekke’nin tarihi özelliklerinin yok edildiğini ve aşırı kentleşmeyle öz değerlerini yitirdiğinden yakınıyor.
Okumaya değer bir kitap çünkü verilen tarihi bilgiler ve felsefi değerlendirmeler Türk kültürünün bir parçasını da içeriyor. İngilizcesi zayıf olanlar için Türkçe baskısı da mevcut.
Tüm öğretmen ve öğrencelere keyifli ve hevesli tatil okumaları diliyorum.